Üretim
Bazı insanlar vardır, üretmeden duramazlar, ürettikleri zaman var olduklarını hissederler. Üretmeyince de sanki hiçbir işe yaramazmış ve yetenekleri yokmuş hissine kapılırlar.
Ben de kendime üretenler sınıfında saymışımdır hep çünkü üretmeden duramıyorum gerçekten de. Ancak üretim kaydedildikten, ortaya konulduktan sonra var olur; dolayısıyla ortaya koymadan düşünsel üretimin hiçbir manası yoktur. Faydası yoktur diyemeyeceğim çünkü aslında bu süreç ve fikirler çok faydalıdır. Ancak bu verim insanın kendisinde kaldıkça, başka insanlarla paylaşmadıkça yararı var mıdır??? (paylaştıktan sonra kapılması da başka bir sorun, ancak bunu başka bir yazımda ele alacağım:)
İşte son zamanlarda kendimi bu yararsız insan sınıfında görüyorum. Sayısız fikir, sayısız atılım, mantar gibi bir fikirden bir fikre çoğalan fikirler ama hani nerede??? Somut olarak görebiliyor muyum??? Kafamın içinde evet. Ama bir süre sonra kafamın içindekiler arttıkça eski fikirler yavaş yavaş kaybolmuyor mu? Unutmuyor muyum? Hepsini değil tabii, bir kısmını not aldım duruyor. Ama sadece duruyor….
Tıkanma. Tükenme.
Birçok sebepten ötürü bir çeşit ‘freeze frame’ durumundaydım. Hani filmlerde belli kareler donar kalır; dramatik bir etki yaratmak için hem de estetik bir görünüm verir seyirciye. İşte öyle bir freeze frame olduğumu düşünüyordum uzun bir süredir. Taa ki bu süreç iyice uzayana kadar. Sanırım belli bir yerde o ‘donan’ kişi yavaş yavaş çözülüyor. Ama kendinizi tamamen bırakırsanız çok tehlikeli !!!! Belki bir 3 sene daha sürer bu durum. Yan öğelerle beslemek lazım. İçimdeki azim ve bazı şeylere inancım olmasa belki bu denli göremezdim kendimdeki durumu. Görmek yetmiyor tabi;‘başkasının gözü gibi’ görmek çok yardımcı oluyor. Ve iyi bir analiz şart.
Sonra da benim yaptığım gibi yavaş yavaş o kalınan yerden, donan sahneden başlayıp yine üretim sürecini ele almak gerek. Ben şu an oradayım. O sahnenin gerisini bırakıyorum, ilerisini biraz görüyor gibi yapıyorum (filmi yöneten ben olduğuma göre: ) ve ilerliyorum. Yavaş ilerlesem de hiç önemli değil; ya hiç ilerleyemeseydim ????
Ümitli olun. Durmayın. Durduğunuzu fark ettiğiniz an, her şeyinizi yitirdiğinizi düşündüğünüz an ‘son’ değildir. O sadece bir yanılsamadır. Soğumadan tekrar ele alın her şeyi; bıraktığınız yerden. Tümü sizi bekliyor. Tüm üretim süreci sizin ‘start’ vermenizi bekliyor….Herşey sizin elinizde….
13.10.2010
30.09.2010
Daha farklı ne yapabilirim acaba??...
Benim öyle paralı amcam veya akrabalarım yok. Birbirine sıkıca bağlı aile bağlarımız da yoktur. Hatta orda burada tepe yerlere gelmiş tanıdıklarım da yok. Hoş olsa da işime yararlar mıydı acaba???? ‘Sen merak etme, yaparız’, ‘ Gel canım, birlikte şunu yapalım’ , ‘Sen çok işimize yararsın’ diyen kimsem de yok….Hep yalnızım. Yalnızdım da zaten hayatım boyu. Başka insanlara güvenme duygum yoktur o yüzden. Çok uzun zaman önceye ait bu hisler. Daha pişmemişken. Daha hayata dair hiçbir şey bilmezken…Ne güzelmiş o günler….
Düşünüyorum da, o kadar büyük bir kalbim varmış ki neredeyse herkes sığabilirmiş! : ) Artık aptal derecesinde safmışım. Evet, gülüyorsunuz belki, şimdi ben de gülüyorum… Ama hiç de gülünecek bir şey değil bu. Hatta herkeste keşke olsa bu özellik diye düşünürüm. Tertemiz, saf, kötülüğün olmadığı bir yer. Evet, burasıdır benim hayal ettiğim yer; yaşamayı istediğim yer. Ama ne yazık ki öyle bir yer yok….O yerin olmadığını zamanla öğrendim. Nasıl da sonrasında yıllarca savaştım bunu bilip de en azından kendi dünyamı yaratmak için. Korumak istedim o dünyamı – kendim gibi kalarak. Ama bir arkadaşım ‘gül’ün dikeni olmalı’ derdi hep. Hiç anlamazdım o dönem ne demek istediğini. Hep bir karşı gelme var ya, doğada olsa da benim dünyamda olmayacak derdim !Ama o dünya da aslında yok. Hayallerimde var sadece. O hayali yaşatmak için de sadece benim değil, başkalarının da buna katkı sağlaması gerekir tabii. Fark ettim ki o katkı sadece ben katkı sağladığımda sağlanıyor. Senin gibi düşünen yok, sakın aldanma. Kendi dünyamı yaratırken es geçtiğim nokta benim karşılıksız savaşmamdı. Karşılıksız olunca göremiyorsunuz. Görmeniz gereken hiçbir şeyi göremiyorsunuz çünkü bütün enerjiniz ‘vermek’ üzerine kurulmuştur. Çevremdeki yaşça büyük biri o dönem ‘çok verdiğine göre bilinçaltında bir şeyler için yapmış olabilirsin’ demişti bana. O yaştan daha gencim şu an, yine de o gözle bakamıyorum ama en azından onun ne demek istediğini anlıyorum. Ama hayır, o dönem hiçbir hesap yoktu, hiçbir karşılık arzusu yoktu, sevilmek de değil. Tek şey ‘sevgi’. Şiddetli olarak sevme duygusu. Ve bence bu dünyadaki en güzel duygu. ..Aslında her şeyi yoluna sokan, her derde deva bir duygu. Ben o dönem o duyguyla dolup taşıyordum. Çok seviyordum. Sadece çevremdekileri değil, yakın arkadaş, dost, aile değil. İnsanoğlu’nu çok seviyordum – kollarımı herkese açmıştım.
Şimdi bakıyorum da, gerçekten de çok güzelmiş o dünyam….Tertemiz. Ama ütopik. Zaten o yüzden daha fazla süremezdi. Belki ben değişmeseydim devam ederdi. Ama ben değiştim, değişmek zorunda kaldım. Buralardan uzaklaştım uzun bir süre. Bambaşka bir ülkeye, bambaşka insanlarla olan bir dünyaya. Yeni bir maceraya. Orda da kollarımı açtım insanlara. Farklı gelse o kültür, kendimi ona da ait buluyordum da ve ben bendim. Ancak zamanla birçok duygusuzluk, birçok bencillik ve birçok kötülük gördüm. Görmek ve inanmak istemedim. Ama bunlar gerçekti !! Uzaklaşmaya çalıştım zamanla. Uzaklaştım da. Bu sefer iyice yalnızlaştım. Ama ilginçtir ki ‘görmeye’ başladım !! (Türk filmi gibi!)
Ne acımasız bir şey bu. O pembe gözlükler yoktu artık gözümde; her şeyi o kadar net görebiliyordum ki !!! Keşke görmeseydim. Hani derler ya ‘üçüncü gözün açılması: bilinçli farkındalık merkezi’, o tür bir farkındalık sürecine girdim. Ama bir kez girildi mi oradan çıkılmıyor maalesef. Onu da sonradan anladım. Çok istedim yine o güzel dünyama kaçmayı, her şeyi güzel görmeyi, ama olmadı !!! Bir kez çikolatanın tadını bilince ondan ömür boyu uzak kalamamak gibi bir şey. Bir şeyin tadına varınca artık onu bilmememe seçeneğinin kalmaması gibi... Keşke hiç açılmasaydı. Çünkü artık her şeyi görebiliyordum. Hem de hemen! O kadar ki, sezinliyordum her şeyi. Ürkütücü !!! Hiç sevmemiştim bu değişimi. Beni daha güçlü kılsa da, her şeyi bilsem de bana göre değildi. Uzaklaşmak istedim. Kaçmak istedim, yüzleşmektense. Ve sonunda kaçtım. Artık o gözlerle görmek istemiyordum. Eski halime dönmek istiyordum ve eski dünyama. Başladığım yere geri döndüm. Ancak bu geri dönüşle birlikte sanırım bir çeşit mucize de beklemişim…
O açılan zihin, kapanmadı. Üstüne üstlük, o bir dönem yaşadığım duygulara bu sefer o gözlerle o zihinle bakmaya başladım. İsteyerek değil, geri dönüş sürecindeki durumlar beni bu yöne itti. O yöne de girmeseydim keşke. ‘Girilmez’ olsaydı keşke. Sanki aynı filmi bir başka yönden ‘izliyordum’ bu sefer. Birinde ana kahraman bendim. Ötekinde ise o kahraman’ın bulunduğu yer ve koşulları incelemeye başladım. Ve tabii ki yan öğeler, filmde yer alan diğer kişileri incelemeye başladım ve aslında artık bu filmin kahramanı olmak istemediğimi fark ettim. Ne göreyim? Ben olmadan, kahraman olmadan yani, film de olmuyordu; yürümüyordu ! Kahraman yorulmuştu, ancak kimse bunun farkına varmadı. Varmak da istemedi. ‘Comfort zone’ vardır ya, ordan çıkmak da cesaret ister, cesaretsizler için….Film durdu – her şey durdu! Sanki hayatım durdu. Boşa geçmiş 3 sene….Dile kolay. Hafta olarak hesaplarsanız 156 hafta; yani takriben 1095 gün; yani takriben 26280 saat vs….1 dakikanın bile çok kıymetli olduğu dünyamızda bu nasıl bir kayıp??? Tabii ki ufak bir kazanç da var. O haftalar, o günler, o saatler içinde neler neler öğrendim, neler neler keşfettim ve neler neler düşündüm. Artık onları harmanlamam gerekiyordu. O zamanın akışını durdurmakla başlamalıydım çok geç olmadan. Kahraman fikrine odaklanarak. Kendim için kendi hayatımın kahramanı olmalıydım! Evet, başkaların hayatı içinde yer alıyordum ancak öncelikle kendi hayatımın merkezinde olmalıydım…
Kahraman olduğumu göstermeden ve onu açıklamadan bu hayatı sürdürmeliydim. Böylece kahraman da sayılmazdım o manada. Kimsenin beklentisi yok, benim mecburiyetlerim yok, yorulmak yok, sıkılmak yok, üzülmek yok. Yaşasııınnnnnnnn !!!!
Eveeeeet, nerde kalmıştık???? Kimsem yok. Yardım edenim yok. Ben kendimle başbaşayım…Aaaa, o zaman ben bir ‘kahramanım’ ! Savaşçı ve koruyucu – kendini koruyucu yani! E o zaman hadi….Kimse olmadan, paralı akrabaların, tepe noktada kimselerin olmadan çek kılıcını. Gel istediğin yere. Bir nokta seç kendine (aman tepelerde olmasın !- ümit etme de çakılırsın), o noktadan sonra yükselirsin, gelmen gereken yere…
Gelebilecek misin o belirlediğin uygun noktaya??? Dene bakalım….
Bol şans !!! …..
Benim öyle paralı amcam veya akrabalarım yok. Birbirine sıkıca bağlı aile bağlarımız da yoktur. Hatta orda burada tepe yerlere gelmiş tanıdıklarım da yok. Hoş olsa da işime yararlar mıydı acaba???? ‘Sen merak etme, yaparız’, ‘ Gel canım, birlikte şunu yapalım’ , ‘Sen çok işimize yararsın’ diyen kimsem de yok….Hep yalnızım. Yalnızdım da zaten hayatım boyu. Başka insanlara güvenme duygum yoktur o yüzden. Çok uzun zaman önceye ait bu hisler. Daha pişmemişken. Daha hayata dair hiçbir şey bilmezken…Ne güzelmiş o günler….
Düşünüyorum da, o kadar büyük bir kalbim varmış ki neredeyse herkes sığabilirmiş! : ) Artık aptal derecesinde safmışım. Evet, gülüyorsunuz belki, şimdi ben de gülüyorum… Ama hiç de gülünecek bir şey değil bu. Hatta herkeste keşke olsa bu özellik diye düşünürüm. Tertemiz, saf, kötülüğün olmadığı bir yer. Evet, burasıdır benim hayal ettiğim yer; yaşamayı istediğim yer. Ama ne yazık ki öyle bir yer yok….O yerin olmadığını zamanla öğrendim. Nasıl da sonrasında yıllarca savaştım bunu bilip de en azından kendi dünyamı yaratmak için. Korumak istedim o dünyamı – kendim gibi kalarak. Ama bir arkadaşım ‘gül’ün dikeni olmalı’ derdi hep. Hiç anlamazdım o dönem ne demek istediğini. Hep bir karşı gelme var ya, doğada olsa da benim dünyamda olmayacak derdim !Ama o dünya da aslında yok. Hayallerimde var sadece. O hayali yaşatmak için de sadece benim değil, başkalarının da buna katkı sağlaması gerekir tabii. Fark ettim ki o katkı sadece ben katkı sağladığımda sağlanıyor. Senin gibi düşünen yok, sakın aldanma. Kendi dünyamı yaratırken es geçtiğim nokta benim karşılıksız savaşmamdı. Karşılıksız olunca göremiyorsunuz. Görmeniz gereken hiçbir şeyi göremiyorsunuz çünkü bütün enerjiniz ‘vermek’ üzerine kurulmuştur. Çevremdeki yaşça büyük biri o dönem ‘çok verdiğine göre bilinçaltında bir şeyler için yapmış olabilirsin’ demişti bana. O yaştan daha gencim şu an, yine de o gözle bakamıyorum ama en azından onun ne demek istediğini anlıyorum. Ama hayır, o dönem hiçbir hesap yoktu, hiçbir karşılık arzusu yoktu, sevilmek de değil. Tek şey ‘sevgi’. Şiddetli olarak sevme duygusu. Ve bence bu dünyadaki en güzel duygu. ..Aslında her şeyi yoluna sokan, her derde deva bir duygu. Ben o dönem o duyguyla dolup taşıyordum. Çok seviyordum. Sadece çevremdekileri değil, yakın arkadaş, dost, aile değil. İnsanoğlu’nu çok seviyordum – kollarımı herkese açmıştım.
Şimdi bakıyorum da, gerçekten de çok güzelmiş o dünyam….Tertemiz. Ama ütopik. Zaten o yüzden daha fazla süremezdi. Belki ben değişmeseydim devam ederdi. Ama ben değiştim, değişmek zorunda kaldım. Buralardan uzaklaştım uzun bir süre. Bambaşka bir ülkeye, bambaşka insanlarla olan bir dünyaya. Yeni bir maceraya. Orda da kollarımı açtım insanlara. Farklı gelse o kültür, kendimi ona da ait buluyordum da ve ben bendim. Ancak zamanla birçok duygusuzluk, birçok bencillik ve birçok kötülük gördüm. Görmek ve inanmak istemedim. Ama bunlar gerçekti !! Uzaklaşmaya çalıştım zamanla. Uzaklaştım da. Bu sefer iyice yalnızlaştım. Ama ilginçtir ki ‘görmeye’ başladım !! (Türk filmi gibi!)
Ne acımasız bir şey bu. O pembe gözlükler yoktu artık gözümde; her şeyi o kadar net görebiliyordum ki !!! Keşke görmeseydim. Hani derler ya ‘üçüncü gözün açılması: bilinçli farkındalık merkezi’, o tür bir farkındalık sürecine girdim. Ama bir kez girildi mi oradan çıkılmıyor maalesef. Onu da sonradan anladım. Çok istedim yine o güzel dünyama kaçmayı, her şeyi güzel görmeyi, ama olmadı !!! Bir kez çikolatanın tadını bilince ondan ömür boyu uzak kalamamak gibi bir şey. Bir şeyin tadına varınca artık onu bilmememe seçeneğinin kalmaması gibi... Keşke hiç açılmasaydı. Çünkü artık her şeyi görebiliyordum. Hem de hemen! O kadar ki, sezinliyordum her şeyi. Ürkütücü !!! Hiç sevmemiştim bu değişimi. Beni daha güçlü kılsa da, her şeyi bilsem de bana göre değildi. Uzaklaşmak istedim. Kaçmak istedim, yüzleşmektense. Ve sonunda kaçtım. Artık o gözlerle görmek istemiyordum. Eski halime dönmek istiyordum ve eski dünyama. Başladığım yere geri döndüm. Ancak bu geri dönüşle birlikte sanırım bir çeşit mucize de beklemişim…
O açılan zihin, kapanmadı. Üstüne üstlük, o bir dönem yaşadığım duygulara bu sefer o gözlerle o zihinle bakmaya başladım. İsteyerek değil, geri dönüş sürecindeki durumlar beni bu yöne itti. O yöne de girmeseydim keşke. ‘Girilmez’ olsaydı keşke. Sanki aynı filmi bir başka yönden ‘izliyordum’ bu sefer. Birinde ana kahraman bendim. Ötekinde ise o kahraman’ın bulunduğu yer ve koşulları incelemeye başladım. Ve tabii ki yan öğeler, filmde yer alan diğer kişileri incelemeye başladım ve aslında artık bu filmin kahramanı olmak istemediğimi fark ettim. Ne göreyim? Ben olmadan, kahraman olmadan yani, film de olmuyordu; yürümüyordu ! Kahraman yorulmuştu, ancak kimse bunun farkına varmadı. Varmak da istemedi. ‘Comfort zone’ vardır ya, ordan çıkmak da cesaret ister, cesaretsizler için….Film durdu – her şey durdu! Sanki hayatım durdu. Boşa geçmiş 3 sene….Dile kolay. Hafta olarak hesaplarsanız 156 hafta; yani takriben 1095 gün; yani takriben 26280 saat vs….1 dakikanın bile çok kıymetli olduğu dünyamızda bu nasıl bir kayıp??? Tabii ki ufak bir kazanç da var. O haftalar, o günler, o saatler içinde neler neler öğrendim, neler neler keşfettim ve neler neler düşündüm. Artık onları harmanlamam gerekiyordu. O zamanın akışını durdurmakla başlamalıydım çok geç olmadan. Kahraman fikrine odaklanarak. Kendim için kendi hayatımın kahramanı olmalıydım! Evet, başkaların hayatı içinde yer alıyordum ancak öncelikle kendi hayatımın merkezinde olmalıydım…
Kahraman olduğumu göstermeden ve onu açıklamadan bu hayatı sürdürmeliydim. Böylece kahraman da sayılmazdım o manada. Kimsenin beklentisi yok, benim mecburiyetlerim yok, yorulmak yok, sıkılmak yok, üzülmek yok. Yaşasııınnnnnnnn !!!!
Eveeeeet, nerde kalmıştık???? Kimsem yok. Yardım edenim yok. Ben kendimle başbaşayım…Aaaa, o zaman ben bir ‘kahramanım’ ! Savaşçı ve koruyucu – kendini koruyucu yani! E o zaman hadi….Kimse olmadan, paralı akrabaların, tepe noktada kimselerin olmadan çek kılıcını. Gel istediğin yere. Bir nokta seç kendine (aman tepelerde olmasın !- ümit etme de çakılırsın), o noktadan sonra yükselirsin, gelmen gereken yere…
Gelebilecek misin o belirlediğin uygun noktaya??? Dene bakalım….
Bol şans !!! …..
28.09.2010
İnanç(sızlık) veya inan(ama)mak
Babam derdi ki: ‘Bir kapı kapandığında, bir yerlerden bir pencere açılır’….ne muhteşem bir laf! Bir cankurtaran!
Yıllar boyu gerçekten de buna inanmışımdır; hep içimde bir ümit, hep pozitif bir bakış açım olmuştur...Bir de babam söylemişse kesin doğrudur! Doğruydu desem daha mı gerçekçi olur??
Eeee ne oldu şimdi??? Bu formül küçükken mi işliyor babacığım? Ben büyüyünce bu büyü de mi kayboluyor??..Yoksa ben mi inancımı yitiriyorum bir şekilde???
İnancın gücü…evet sorun burada olsa gerek….yıllarca inanmadım mı? Kimsenin inanmadığı şeylere inanıp gerçekten de ‘imkansızı’ başarmadım mı çoğu kez??!! Peki şimdi ne oldu?? Artık inanamıyorum. Neye? Hiçbir şeye. İnancı yitirmek nedir bilir misiniz? İnanamamak ve güvenememek… Zaten bunlar iç içe kavramlar; biri olmayınca öteki de olmuyor. Ya da tam tersi.
Ne zaman yitirdim ben bu inancı? Oralara girersek inanın hiç çıkamayız! :) Burada önemli olan o inancı yeniden diriltmek, tekrardan güvenmek ve inanmaktı.
O yüzden de ben bunu yapmaya çalıştım. Uzun bir süre o konularda birçok kitap okudum. Ama olmuyordu. Denemek ve inanmadığın bir şeye inanmaya çalışmak sanki kendini kandırmaktı. Sevmediğin bir yemeği ağzına alıp, yüzünü ekşittiğin halde ‘aaa çok lezzetliymiş’ demek gibi bir şey. Nasıl bunu bilip, deneyip de hala pozitif şeylerle tanımlayabilirdim ki?? Daha doğrusu, bana göre nasıl benim gibi okumuş biri bunu yapabilirdi aklım almıyordu. Sonuçta işe yaramadı. Ama pes etmedim çünkü ne de olsa şu ‘bir şeye inanamama’ hayatımın her evresinde karşıma çıkıyordu!! Ondan bir şekilde kurtulmalıydım, çaktırmadan veya zorla! Okumaya devam ettim. Ve Kuantum fiziği ile ilgili birtakım şeylere daldım. Bilimsel bir şeyler varsa ucunda inanabiliyordum biraz. Bu zayıf (!) noktamı biliyordum, kendimi onunla vurmam gerekiyordu!!! Uğraştım ve ne ilginçtir ki o dönem biraz olsun ‘eski’ düşüncelerimden, sabitliklerimden ve fazla ‘gerçekçiliğimden’ uzaklaştım!! (zaten bu fazla ‘gerçekçilik’ beni sanatsal boyutumdan da uzaklaştırmıştı – onu da başka bir yazımda ele alacağım:)) Yavaş yavaş inanmanın dayanılmaz gerçekçiliğine doğru yol aldım. Hoş bir yoldu bu, kaybettiğim bir şeyi bulmuşçasına sevinç dolu bir dönemdi bu. Yaşasın!!! Sonunda başarmıştım! Başarı? Aaaa ne güzel bir şeydi bu, unutmuşum bir süredir onun varlığını!!! Hatta öyle bir ruh haline girdim ki, bunu deneylerle uygulamaya koyuldum. İnanmak yetmiyordu, bir de bunu deneylerle ispatlamak gerekiyordu ya! Evet, deneylere başladım ve oldu!!!! Valla inanmayacaksınız ama oldu. O çerçeveden uzaklaşıp bıraktım kendimi ve bana birçok şey geldi. İster ben çağırdım onu, ister kendi geldi, ister büyük bir tesadüf oldu – ne dersek diyelim ama oldu!!! Ve ben İNANABİLDİM! Teşekkürler. Buna gerçekten ihtiyacım vardı. Ve o süre hayli hafif geçti. Lay lay lommmm..Kendime geldim :)
Sonra ne oldu?
Valla ben de bilmiyorum! Onu da birdahaki yazımda okuruz….
Hoşçakalın…
Babam derdi ki: ‘Bir kapı kapandığında, bir yerlerden bir pencere açılır’….ne muhteşem bir laf! Bir cankurtaran!
Yıllar boyu gerçekten de buna inanmışımdır; hep içimde bir ümit, hep pozitif bir bakış açım olmuştur...Bir de babam söylemişse kesin doğrudur! Doğruydu desem daha mı gerçekçi olur??
Eeee ne oldu şimdi??? Bu formül küçükken mi işliyor babacığım? Ben büyüyünce bu büyü de mi kayboluyor??..Yoksa ben mi inancımı yitiriyorum bir şekilde???
İnancın gücü…evet sorun burada olsa gerek….yıllarca inanmadım mı? Kimsenin inanmadığı şeylere inanıp gerçekten de ‘imkansızı’ başarmadım mı çoğu kez??!! Peki şimdi ne oldu?? Artık inanamıyorum. Neye? Hiçbir şeye. İnancı yitirmek nedir bilir misiniz? İnanamamak ve güvenememek… Zaten bunlar iç içe kavramlar; biri olmayınca öteki de olmuyor. Ya da tam tersi.
Ne zaman yitirdim ben bu inancı? Oralara girersek inanın hiç çıkamayız! :) Burada önemli olan o inancı yeniden diriltmek, tekrardan güvenmek ve inanmaktı.
O yüzden de ben bunu yapmaya çalıştım. Uzun bir süre o konularda birçok kitap okudum. Ama olmuyordu. Denemek ve inanmadığın bir şeye inanmaya çalışmak sanki kendini kandırmaktı. Sevmediğin bir yemeği ağzına alıp, yüzünü ekşittiğin halde ‘aaa çok lezzetliymiş’ demek gibi bir şey. Nasıl bunu bilip, deneyip de hala pozitif şeylerle tanımlayabilirdim ki?? Daha doğrusu, bana göre nasıl benim gibi okumuş biri bunu yapabilirdi aklım almıyordu. Sonuçta işe yaramadı. Ama pes etmedim çünkü ne de olsa şu ‘bir şeye inanamama’ hayatımın her evresinde karşıma çıkıyordu!! Ondan bir şekilde kurtulmalıydım, çaktırmadan veya zorla! Okumaya devam ettim. Ve Kuantum fiziği ile ilgili birtakım şeylere daldım. Bilimsel bir şeyler varsa ucunda inanabiliyordum biraz. Bu zayıf (!) noktamı biliyordum, kendimi onunla vurmam gerekiyordu!!! Uğraştım ve ne ilginçtir ki o dönem biraz olsun ‘eski’ düşüncelerimden, sabitliklerimden ve fazla ‘gerçekçiliğimden’ uzaklaştım!! (zaten bu fazla ‘gerçekçilik’ beni sanatsal boyutumdan da uzaklaştırmıştı – onu da başka bir yazımda ele alacağım:)) Yavaş yavaş inanmanın dayanılmaz gerçekçiliğine doğru yol aldım. Hoş bir yoldu bu, kaybettiğim bir şeyi bulmuşçasına sevinç dolu bir dönemdi bu. Yaşasın!!! Sonunda başarmıştım! Başarı? Aaaa ne güzel bir şeydi bu, unutmuşum bir süredir onun varlığını!!! Hatta öyle bir ruh haline girdim ki, bunu deneylerle uygulamaya koyuldum. İnanmak yetmiyordu, bir de bunu deneylerle ispatlamak gerekiyordu ya! Evet, deneylere başladım ve oldu!!!! Valla inanmayacaksınız ama oldu. O çerçeveden uzaklaşıp bıraktım kendimi ve bana birçok şey geldi. İster ben çağırdım onu, ister kendi geldi, ister büyük bir tesadüf oldu – ne dersek diyelim ama oldu!!! Ve ben İNANABİLDİM! Teşekkürler. Buna gerçekten ihtiyacım vardı. Ve o süre hayli hafif geçti. Lay lay lommmm..Kendime geldim :)
Sonra ne oldu?
Valla ben de bilmiyorum! Onu da birdahaki yazımda okuruz….
Hoşçakalın…
13.06.2010
ice-cream
i love ice-cream! mostly the milky flavours rather than the fruity ones...maybe because I have milk intolerance? somehow I balance it out …but even before I developed milk intolerance I was fond of ice-cream. not of the ones I get here. not the ones from patisseries. packed ones, especially the ones with a bit of alcohol; rum for instance!
the ones from my childhood. ..something ‘forest’ it was called...
whenever i visited dad (once a year), he would always buy me ice-cream. every summer it had become a tradition to get ice-cream during our big saturday shopping. how I loved it! i must confess i absolutely love sweets. but not candies. just ice-cream, chocolate, cakes, especially wet ones with cream on top or on the side and most of all the poppy seed cake which is my favourite one! yummy! therefore, i am very brave in trying other cultures’ desserts. however, the ones which had no luck with me were the pakistani sweets in the shops in brick lane. even though i wanted to try those colourful things, something prevented me from trying it... i guess , will give it a try the next time.
that reminds me of my feeling about chinatown. whenever i pass those tiny nice-smelling (sweet-savoury) streets i cannot think about eating meat after seeing them hanging upside down in those shop/restaurant windows...yuk! i know, that is part of the culture, just like we had these butchers in the past with meats hanging in the shop window…that’s also why i grew a kind of antipathy with those new emerging steakhouses. i know the rationale behind it but still...poor animals... ( i think i don’t want to be reminded that i am about to commit some sort of crime there!) anyway...according to my aesthetic taste, that meat has got nothing to do there on display…sorry Damien, that is why even though i highly appreciate your artworks and i do have a great passion for art and design, i feel kinda strange looking at those animals in that greenish water!! (i know, in 'formaldehyde') forgive me. but i love your dots and the butterflies! :) (one surely has to point to the facts and to the ‘not so nice’ parts in life). i am definitely someone who would like to see only the nice bits!
just like ice-cream. what can be bad about it ? (apart from the calories when eaten too much??)
imagine: ice-cream plain, ice-cream on a mouth watering warm brownie, melting vanilla ice-cream on top of your coffee…vanilla is fab! did you know that it can make you feel happy? believe me. i once read in an article that it increases serotonin in the brain, which makes you happier! i definitely have always believed that it affected my brains’ chemistry. i was almost losing myself each time i ate that certain vanilla pudding with cream on top. while in london, i even bought pods of vanilla and smelt it whenever i felt unhappy. (no, not those particular pods!!) that sweet smell even turned my day to a sweet one. that is why real vanilla ice is sooo tasty. yshould really see the tiny black dots of vanilla beans in it and the smell should be natural. that is real vanilla. when i particularly want that sort of taste, there is only one place, a cafe that does real homemade vanilla ice-cream. i even wanted to buy some, costs a lot though.. they sell it in 3 kilo boxes and that equals to the pair of Vivienne Westwood shoes i wanted to buy…is it not worth it? of course it is. that's vanilla. vanillin itself is expensive. however, i prefer eating it in small portions, enjoying it and then craving for the next one the next time rather than having the whole 3kg box in my freezer, which i am sure i would be visiting most of the time until the box is completely finished! (actually being ultra-happy for one week sounds nice, huh?!) how long do you give me? a week? maybe less? but the Viviene Westwood ( i adore her so much!) shoes would be mine, all mine!!! the first day i could even wear them to bed if i wanted!! look at them and adore them... sounds nice...better than: ‘look at it, don’t let it melt and eat it!’
summer has approached…lovely! the sun is shining, , am full of energy again after that winter spent in hibernation….summer, sunshine, sea, holiday….
summer has approached…lovely! the sun is shining, , am full of energy again after that winter spent in hibernation….summer, sunshine, sea, holiday….
have a good one!
isn't this lovely? like a valentine chocolate box...
long live the fashion queen!
how pleasure................. can turn to a piece of art!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

